LAİKLİK

laiklik, devletin, vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde inançlara göre ayrım yapmaması ve ayrıca, herhangi bir inancın, özellikle de bir toplumda egemen olan inancın, aynı toplumda azınlıkların benimsediği inançlara baskı yapmasını önlemesi demektir. Kısaca laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.

Genel Anlamı: Laik olma durumu ( din işleriyle dünya işlerini ayıran, dinin dünya , özellikle devlet işlerine karışmasını istemeyen kişi, toplum, devlet.).

Felsefi Anlamı: İman ve inancınyerine, aklın egemenliğini kabul eden bir inançtır.

Hukuki Anlamı: Somut olarak devlet ile dinin birbirine karışmaması olarak ifade edilebilir.

Siyasi Anlamı: Siyasal iktidarın, dinsel kudret ve otoriteden arındırılarak bağımsız hale getirilmesidir.Yada dinin siyasal erk ve yaptırım gücüne sahip olmamasıdır.

23 Nisan 1920 tarihinde kurulan Türkiye Devleti, yeni bir hukuk sistemi kurmalıydı. Bu sistem Osmanlı İmparatorluğunun hukuk sistemine göre kurulamazdı çünkü bu sistem milletin çıkarları üzerine değil, daha çok Müslüman cemaat çıkarları üzerine kurulu bir hukuk sistemi idi. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunda İslam resmi din olarak tanınmakta, din ve devlet işleri bir arada yürütülmekte ve azınlıklara uygulanan ayrı kanunlarla kişilerin inanç özgürlükleri kısıtlanmakta idi. Atatürk, Yeni Türk Devleti'nin geleceğini, ayırıcı kanunlarla değil, birleştirici kanunlarla mümkün görüyordu. Bunun tek yolu ise din ve devlet işlerini ayırmaktı. Din, bireyin ahret hayatını hazırlayacak, Devlet de bireylerden kurulan milletin dünya yaşayışını idare edecekti. Böylece, politikacıların, dini siyaset düşüncelerine Alet ederek bireylerin dini duygularını istismar etmeleri önlenmiş olacaktı. Atatürk, bunları düşünerek Yeni Türk Devletini her türlü din tesirlerinin dışında, laik bir devlet haline getirmek için gerekli sosyal devrimleri yaptı.

Atatürk, laiklik yolunda ilk adım olarak eski nizamın kalesi ve laik hareketin engeli olan hilafeti kaldırmaya karar verdi. Bu müessesenin mevcudiyeti, biri muhafazacı ortaçağ, diğeri devrimci modern iki ayrı hukuk sistemi düşüncelerinin bir sistem içinde devamı demekti. Yüce önder, bu ikiliğin zorluklarını ortadan kaldırmak amacıyla 1 Mart 1924'te halifeliği kaldırdı. Halifeliğin kaldırılması, Atatürk'ün hukuk ve Adliye sisteminde yapılmasını tasarladığı yeniliklere imkan hazırlamıştı. Hilafetin kaldırılmasıyla ıslahat hareketlerinde köklü değişimler hız kazandı. Modern zihniyette uzmanlardan kurulmuş bir heyet, mecellenin yerine geçecek olan Türk Medeni Kanununu hazırladı. Mecelle, bizde XIX. Yüzyılın cemiyet ihtiyaçlarını karşılamak üzere hazırlanmış ve yürürlüğe konmuştu. Bu kanun, kendinden önceki hukuk sistemine göre uygun olmasına rağmen laikleşen bir dünyada Türkiye'nin işlerini dinden çıkarılan hükümlerle çözmeyi amaç tuttuğu için hukuktan çok dini temel tutan bir karakter taşıyordu. Bu suretle, Türkiye Büyük Millet Meclisi 17 Şubat 1926 tarihinde Türk Medeni Kanununu kabul etti. Bu kanunla, Türk Milleti bir ümmet medeniyetinden, bütün dünya milletlerinin ortak oldukları çağdaş medeniyete geçti. Türk vatandaşları din, mezhep ve cinsiyetleri ne olursa olsun hak ve ödev bakımından eşit oldular. Bu suretle Türk hukuk sistemi laik bir hale getirilmiş oldu. Devlet müesseseleriyle halkın laikleşmesi yolunda yapılan çalışmalara ve kanunlara rağmen anayasada laik cumhuriyet esaslarına zıt hükümlere dokunulmamıştı. Bu hükümlerin laikliğe uygun olarak düzenlenmesi gerekiyordu. Bunun üzerine, Türkiye Büyük Millet Meclisi 10 Nisan 1928 tarihli toplantısında anayasanın laikleşmesi prensibini kabul etti ve Anayasanın ikinci Maddesinde mevcut "Türkiye Devleti'nin dini İslam'dır." fıkrası kaldırıldığı gibi 26. maddenin baş tarafında şeriat hükümlerinin T.B.M.M. tarafından yürütüleceğini (ahkam-ı şer'i yenin tenfizi) belirten cümle de kaldırıldı. Bunda başka milletvekilleri ve cumhurbaşkanının yaptıkları yeminlerde "vallahi" kelimesine yer veriliyordu, bu değiştirilerek namus üzerine ant içilmesi şekli kabul edildi. Bu suretle, Türk milletinin laikleşmesi yolunda başlamış olan çalışmalar, büyük ölçüde sağlanmış bulunuyordu.

Yüzyıllarca gericilerin din yoluyla halkı kandırıp çıkar sağlaması peşindeki çalışmalarını önlemek için, Atatürk din ile dünya işlerini ayırmış ve kişileri inançlarında özgür bırakmıştı fakat gericiler zaman zaman başkaldırıp laikliği dinsizlik olarak adlandırıp laikliğe aykırı olarak devletin sosyal veya iktisadi veya siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa dini inanç ve esaslara uydurmak amacıyla cemiyetler teşkil etmişlerdir. Bu tür cemiyetler kurmak, anayasamızca suç olarak kabul edilse de din devletini geri getirmeyi isteyenler, Müslüman halkın dini duygularını yalan ve yanlışlarla istismar ederek ülke içinde huzursuzluk çıkarmaya çalışmaktadırlar. Biz Atatürkçü gençlere düşen görev ise Atatürk'ün bize bıraktığı laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni irticai kuvvetlere karşı ilelebet muhafaza etmektir.