ALEVİ, BEKTAŞİ ve KIZILBAŞ DEYİNCE NE ANLIYORUZ?


Konuk :Hüseyin DEDEKARGINOĞLU


Ülkemizde Alevilik konusu üzerine kafa yoran ve kalem oynatanların öncelikle bazı kavram kargaşalarından kendilerini kurtarması gereklidir. Alevi kimdir ya da bir kişiye Alevi demek için hangi kriterler kullanılmalıdır? Alevi anlamında kullanılan Kızılbaş, Bektaşi terimleri Alevilikle eşanlamlı mıdır? Bu terimlerden ne anladığımızı açıkça belirtmemiz gerekir. Acaba kavram kargaşası içerisinde bu kavramları kullanmamıza rağmen aynı dili mi konuşuyoruz? Yoksa birimizin kullandığı kavramın ifade ettiğiyle diğerinin anladığı aynı şey oluyor mu? Belki de bir kavram bir diğerine farklı bir anlam yüklüyor. Bu makale bu konu etrafında şekillenecek ve ilgili kavramların anlam ve kullanım yerlerine göre açıklamalar yapılmaya çalışılacaktır.   

Akademik çalışmaların kavram çerçevesi kurgulanırken önce ortak kullanımı ya da çalışma boyunca kullanılacak kavramların hangi anlam veya ne anlama geldiği hakkında açıklayıcı ve anlaşılır bir açıklama yapılır. Bu durum araştırmacının çalışması boyunca zihinsel hareket alanını hangi kavramlar etrafında şekillendirip kurguladığı ve sürdürdüğü bu yolla takip edilebilir. Bu durum ilgili çalışmanın çerçevesini görmeyi ve üzerinde fikir beyan etmeyi de mümkün kılar. Aksi halde hangi esas ve yöntem etrafında hazırlandığı belirgin olmayan bir çalışma, belirsizlik oluşturur ve üzerinde konuşmayı zorlaştırır. Böyle bir yazıda geçen kavram ve terimlerin öncelikle o yazının giriş bölümünde açıklanması şarttır. Konu Alevilik olunca da aynı durum geçerlidir. Oysa Türkiye’de Alevilik üzerine yazı yazanların neredeyse tamamının herhangi bir tanımlamada bulunmadığı görülmektedir. Bu durum, anlaşılmazlığa ve istismara açık kapı bırakan önemli bir etkendir. Hatta bazı görüş sahipleri “Alevilik tanımlanamaz, yaşanır” gibi uyduruk ifadeler kullanmaktadırlar. Türkiye’deki Alevilerde gözlenen kafa karışıklığı ve ayrışmada bu etkenin büyük payı vardır. Son yirmi yılda yazılanlarda Aleviliğin, Çin’de Budizm, Orta Asya’da Maniheizm, Zerdüştizm, Paulikienizm; İran’da Şiilik, Balkanlar’da ve Avrupa’dan Bogomolizm, Katharizm gibi daha farklı inanışlar, Kuzey Amerika’da Kızılderili inançları gibi farklı coğrafyadaki inançlarla köken bağlantısı olduğuna dair birçok görüş dile getirildi.  

Alevilik

Kelime olarak Arapça’da “Ali’ye mensup” Ali’ye ait” anlamlarına gelen Alevi, İslam tarihi ve tasavvuf edebiyatında ise “Hz. Ali’yi sevmek, saymak ve her hususta ona bağlı olmak, ondan yana olmak” anlamında kullanılmıştır. Bu bakımdan Hz. Ali’yi seven, sayan ve ona bağlı olan herkese “Alevi” denir.[1] Halifelik meselesinde Osman’dan yana olanlara “Osmaniye” Ebubekir’den yana olanlar “Bekri” dendiği gibi, Ali tarafını tutanlara da “Alevi”  denilmiştir. [2]

Başta da belirtildiği gibi Aliye bağlı olan ya da onun tarafını tutan anlamına gelen Alevi kavramı bu bağlılığın niteliğine göre değişik kimseler ve topluluklar için değişik anlamlarda kullanılmıştır. Ali’nin halife olmasını isteyenlere Şia-Şii denilmiştir. İslam dünyasında farklı mezheplerle günümüze kadar ulaşan bu farklılaşmanın iki ana ekolü içerisinde yer alan Şii Sünnilik öncelikli olarak itikadı manada birbirinden ayrılırlar. Ardından bunlar arasında amel farklılığı değerlendirmeye alınır. Buna göre Şii ve Sünni denildiğinde temel inanç esaslarında bazı farklılıkların olduğunu anlamalıyız ve ardından da her iki ekolün kendi içerisinde amel, ibadet veya pratiklerde ayrışmaları olduğunu söylemekteyiz. Bu bakımdan da Şiilik, İslam içerisinde Sünni mezhepler olarak adlandırılan Hanefi, Hanbeli, Maliki ve Şafi mezhebi dışında bir mezheptir denildiğinde; önce inanç ve ardında ameli yönden farklılıkların olduğu ileri sürülmektedir.

Sünni, Arapçada Hz. Peygamber’in davranış biçimi ve uygulamaları (sünnet) anlamına gelmektedir. Daha sonra mezheplerin ortaya çıkmasıyla Şiilik İslam içerisinde Hz. Ali, On iki İmam, Ehlibeyt sevgisi ile beslenen bir mezhep olmuştur. Kelime anlamı olarak Şiilik ve Alevilik aynı anlamı ifade etse de burada Şiilik derken tarihsel gelişimi içinde İran’ın resmi din anlayışını, Alevilik derken de daha dar anlamıyla Anadolu’daki Aleviliği ve bunun uzantısı olan Bektaşiliği kastetmek gerekir. İran’da Humeyni rejimi ortaya çıkıncaya kadar Türkiye’deki insanların büyük bir bölümü Alevilerin İran yanlısı olduğunu İran şahına sevgi ve muhabbet duyduklarını zanneder. İslam’ı anlayış ve yorumlamada farklı düşünüldüğünü söylerlerdi. Ama bu süreçte daha sonra görüldü ki İran’a sempati duyan Aleviler değil, bir kısım Sünni gruplardı. Alevilerin On İki İmam, Ehlibeyt ve Hz. Ali sevgisi dışında İran ile hiçbir ortak yanı yoktur.

Günümüzde Alevi Bektaşi şeklinde kullanılan ifade kavram kargaşası yaratmaktadır. Alevi mi Bektaşi mi yoksa ikisinden oluşan melez bir ifade mi olduğu bilinmemektedir. Ancak “Bektaşilik” ifadesi tek başına kullanıldığı zaman bir tarikat olarak anlaşılmaktadır. Alevilik ise adını Hz. Ali’den alır. Safeviler döneminde yaygın olarak kullanılan Kızılbaş sözcüğüne olumsuz anlamlar yüklenmesinden sonra yerini yaygın olarak kullanılan Alevi sözcüğü almıştır. 

Alevi bir aileden gelmeyen bir kişi Alevi inançlarını benimsemiş olsa da Alevi toplumu tarafından kolaylıkla Alevi olarak kabul edilmez. Alevi cemaatine kabul edilmesi için şahsa bağlı olarak değişmek üzere üç yıl gibi bir süre denenmesi bu süre zarfında onun birtakım ağır pratiklere katlanması gerekmektedir.[3] Ayrıca Bektaşilik yolu ile bir açık kapı bularak giriş yapabilmesi belki mümkün olabilir.

Bazı araştırmacılara göre Alevilik, sırri bir mezhep olarak hislere ve kökleşmiş ananelere dayanan, yani Şamanlık tesiri altında füsunlu bir hayat yaşamayı amaçlayan bir inanç olarak görülmektedir.[4]

Anadolu’daki Alevilik ise isteyerek, şuurlu bir şekilde seçilmiş unsurların bir araya getirilmesiyle meydana gelmiş bir oluşum değil, çeşitli amaçlarla veya bazı dâilerin özel faaliyetleri sonucunda geleneksel Türk adetlerine eklenmiş bazen birbirine aykırı unsurlardan meydana gelmiş sonra da İslami bir kisveye büründürülmüş bir senkretizmdir.[5]

Alevilik konusunda araştırma yapanlar alanda yaptıkları çalışmalarda görüştükleri dede, baba, ana ve zâkir gibi kişilerin çoğunluğu Aleviliği bir inanç olarak görmektedir. Kelimelerle ifade etmesi istendiğinde ise din, mezhep, tarikat, yol, kültür ve yaşam tarzı gibi farklı kelimelerle değerlendiriyorlar. Bunun yanında Aleviliği tek bir etnik gruba dayandıranlar da çıkıyor.

Aslında son yıllardaki Alevi kimliği etrafında yapılan tartışmalar hakkında farklı görüşler veya değerlendirme yapanlar da bulunmaktadır. Esas sorunların başında, Alevi bir aile içerisinde büyümüş birisinin ikrarı olmadığı halde nasıl Alevi kabul edildiği konusu önemli bir yerde durmaktadır. Çünkü bu yeni kabulün zorunlu hali, farklı ocak mensubu ve birbirinden farklı şehirlerden büyük kentlere göç eden Aleviler, yeni yerlerinde kendilerini kamusal alanda politik ve siyasi alan üzerinden ifade etmeye başladılar. Yeni anlatma biçimi veya kendilerini anlatmaya çalıştıklarında düşünsel bir çerçeve de kurmak zorunda kaldılar. Bu çerçevenin yeni tanımı içerisinde Alevi bir ailenin içerisinde bulunmak bir anlamda aynı aşiret veya kabile mensubu gibi davranmaya başladılar. Aleviler kendi tanımlarıyla bu yeni durumla karşı karşıya kaldılar. Bunun sonucunda da kendilerini tanımlamada ciddi bir kargaşa topluluk arasında başlamış oldu. Şu ana kadar da bu karışıklık devam etmektedir.  

Aleviliği etnik ve dinsel kavramlarla ifade etmek farklı kesimlerin itirazlarına neden olmaktadır. Alevilik, hiçbir grubun, kişinin, ailenin, siyasi partinin, bölgenin ya da örgütün tekelinde değildir. Alevi anlayış, yetmiş iki millete bir nazarda bakar ve Alevilik dendiğinde etnik vurgu yapılmaz. Kürt Alevi Türk Alevi gibi etnik vurgunun yapılması son kırk yılın üründür. Aleviler içinde hangi etnik gruplar vardır diye soracak olursak: Aleviler Türkmenler, Kürtler, Araplar, Acemler, Arnavutlar ve Roman (Çingeneler) dan oluşur.

Alevilik bir din değildir ve İslam içerisindedir. Bir mezhep değildir, mezhep ve tarikatlar üstü bir inanış biçimidir. Bu inanış biçimi sadece dinsel yaşamı değil aynı zamanda toplumsal yaşamı da belirlemekte ve düzenlemektedir. Bu bakımdan da Alevilik bir inanç sistemi olarak bu hususiyetleriyle karşımıza çıkmakta ve durmaktadır.

Özellikle 1950’lerden sonra Alevilerin büyük bölümünün kırsaldan kente taşınmasıyla Aleviler ticaret hayatında da boy gösterir oldular. Genç kuşaklar eğitimli olarak yetişip kamuda görev almaya da başladılar. Bu gelişmeler neticesinde Alevilik, Türkiye’deki sol hareketin gelişmesinde oynadığı büyük rolden hareketle “Devrimci, Marksist-Leninist” açıdan ele almak gibi Alevilikle hiç ilgisi olmayan bir tabana oturdu. Dolaysıyla bu yanlışlıkların tabii sonucu olarak çelişkilerden de kendisini kurtaramadı.

Bektaşilik

Bektaşilik Hacı Bektaş Veli’nin düşünce ve görüşlerinin daha sonraları özellikle Balım Sultan tarafından derlenip toparlanarak kurulduğuna inanılan bir tarikattır. Hz. Ali ve Ehlibeyt sevgisi, tevellâ ve teberra gibi Aleviliğin temel esaslarına bağlı oluşları yüzünden Bektaşiliğe Alevilik denilebilir. Ne var ki “bu Alevilik, Sünnilerin Ehlibeyt’e olan sevgilerini ifade eder manadan öteye geçmez. Çünkü Türkiye’de her Bektaşi Alevi olduğu halde her Alevi Bektaşi değildir. Günümüzde Hacı Bektaş Ocağı’na bağlı olan bazı talip toplulukları Bektaşi gibi ifade ediliyor. Oysa bunlar Bektaşi değil Alevi’dir. Aslında Bektaşilik bir tarikat olduğu için bu tarikatın yollarına uyan herkes Bektaşi olabilir; ama Alevilik soya bağlıdır ve ancak ailesi ve bilhassa babası Alevi olan Alevi olabilir.[6] Bu yaklaşımı 19. yüzyıl ozanlarından Derviş Ali bir deyişinde şöyle ifade ediyor:

Derviş Ali’m der ki bir kâr edelim

On iki imam meclisine gidelim

Süfyan oğlu, Maviya’ya lanet edelim

Dönme ile talip olmaz sonradan

Yeniçerilerin zannedildiği gibi Bâtıni Alevî olduklarını kabul edecek olursak, Börklüce’nin ve Torlakların isyanlarını bastırmakta bu derece azimkâr olmalarını izah etmek güçleşir. Bizzat Hacı Bektaş neslinden olan ve Osmanlı’ya karşı çıkan Kalender Çelebi isyanını da gene Yeniçeriler bastırmıştır. Yeniçeriler, Alevilere karşı takındığı sert tutumundan dolayı Yavuz Selim’in yanında yer almışlardır. Alevilerin hakkından Selim’in geleceğine inandıkları için “Biz Selim’i isteriz” demişlerdir.[7]

Bektaşilik ile Aleviliğin birçok ortak yönü bulunmasına karşın temel farklılığı; Alevilikte soydan gelen ve belli bir ocağın temsilcisi olan “Dede”lik kurumu vardır. Bektaşilikte ise ocağa ve soya dayanmayan ve belli aşamalardan sonra seçilerek gelen “Baba”lık vardır.

Kızılbaşlık

Kızılbaş terimi belli bir tarihten sonra üzerine olumsuz anlamlar yüklenerek siyasi ve dini bir hakaret ifadesi olarak kullanılmış olsa da esasında askeri bir terimdir. Safevi Devleti askerleri için kullanılan bu terim, Osmanlı tarafından Safevi Devleti vatandaşı ya da yandaşı olan herkes için kullanılan bir terime dönüşmüştür. Örneğin; Osmanlılar, Şiilere de Kızılbaş demektedir. Bu duruma rağmen Şiiler, Türkiye’deki bazı Aleviler gibi “bizim asıl adımız Kızılbaş’tı” dememektedir. Safevilerin komşusu olan Şeybaniler (Özbekler) için Yeşilbaş terimi kullanılıyordu çünkü Şeybani askerlerinin üniforması yeşildi. Kızılbaş terimi, inançsal değil, siyasi bir terimdi. Safevilerin 150-200 yıllık bir dönemden sonra tarih sahnesinden çekilmesiyle bu terim ortadan kalktı. Yalnızca, Anadolu’daki Sünni zihinlerde bilgi kırıntısı olarak kalmaya devam etti. Safevilerin askerlerinin başlarına giydikleri serpuşun kırmızı renk olarak tercih edilmesine sebep olan birkaç rivayet vardır: Hz. Ali Hayber savaşında başına kırmızı sarık sarmış; ayrıca Sıffın savaşında da Muaviye’nin askerinden ayrılmaları için kendi askerlerine de kendisininki gibi şal bağlatmıştır.[8] Bir başka rivayet: Hz. Ali Uhut savaşında Hz. Peygamberinde “Edrikni (Yetiş) ya Ali” demesiyle Peygamberin imdadına yetiştiğinde başındaki sarığın kandan kırmızıya boyanmış olmasıdır.

Bazı araştırmacı ve tarihçilerin Kızılbaş sözcüğüne tarihte nasıl bakıldığına ilişkin birkaç örnek verelim: İbni Bibi, Babailer olayı sırasında Konya’ya doğru yürüyen Türkmenlerin “Siyah libaslı, kızıl börklü, ayakları çarıklı” olduğu aktarmaktadır.  Keza Osman Gazi’nin giydiği fes büyüklüğünde kırmızı kadife ve çuhadan yapılan ve üzerine Tatar usulünde destar sarılan börküne, “Börk-i Horasani” denirdi.[9]

Tarihçi Faruk Sümer ise; Türk unsuru kendilerinin Türkmenlerin torunları olduklarını biliyor ve onun şuurunu taşıyordu. Kızılbaş sözünü onlar öğünerek taşıyorlardı. Bu deyim yalnız devletin askeri bakımdan dayandığı Türk unsuru ifade etmiyor (Tavâif-i Kızılbaş, Padişâh-ı Kızılbaş, Ümerây-yi Kızılbaş, Leşker-i Kızılbaş, Sipâh-i Kızılbaş, Gâziyan-ı Kızılbaş) onun kurduğu ve yaşattığı devlete “Devlet-i Kızılbaş” ve hâkim olduğu yere de “Ülke-i Kızılbaş” deniliyordu.[10]

Baha Said ise; …bazı şahısların gerek Kızılbaşlık gerekse Bektaşilik hakkındaki namusa aykırı davrandıklarına dair yaptıkları suçlamalar ancak kara çalma cinsinden birer iftira olmalıdır.[11]

Tarihçi Hammer ise; Venedik elçilerinin raporlarında Şah İsmail’in elçisi için “Della testa rossa= Kızılbaş” Özbek elçisi için “Della testa verda=Yeşilbaş), Osmanlı elçisi için=Della testa bianca=Akbaş” ve Gürcü elçisi için ise “Della testa nera=Karabaş” ifadeleri kullanılırdı.[12]

Kızıl rengin diğer bir adı da “Al”dır. Türkmenlerin “al” rengine özel bir ilgileri olduğu muhakkaktır. Kırmızı börk veya başlık giyenlere “Kızılbaş” adı verilmiştir. Vaktiyle Sünni olsun Alevi olsun bütün Türkmen oymakları kızıl börk giyerlerdi. Anlaşılan Sünniler zamanla kırmızı börkü terk edince yalnız Alevi toplulukların şapkası hükmüne girmiş. Bu yüzden baş giyimlerine izafeten Alevilere “Kızılbaş” denmeğe başlamış. Cem ayinlerinden gizli toplantılarından içki içmelerinden ve sır saklamalarından ötürü yakıştırmalar, suçlamalar –iftiralar- yapılmış ve neticede Kızılbaş terimi bugünkü ifadesini kazanmıştır.[13]

Yavuz ile Şah İsmail arasındaki çatışmalardan özellikle de Çaldıran savaşından sonra Kızılbaş sözcüğüne olumsuz anlamlar yüklenerek ve bu anlamlar din adamlarının fetvalarıyla desteklenerek günümüze kadar gelmiştir.[14] Bu olumsuz bakış her ne kadar tamamen yok olmamışsa da aklı başında, dünyayı tanıyan bir vatandaşımızın böyle saçma sapan anlatımlara inanacağı düşünülemez. Sonuç olarak Kızılbaş tanımı Alevilerin kendilerine verdiği bir tanım değil, dışarıdan Alevilere izafe edilen veya yapıştırılan tanımdır. Bu tanım da önceden ve bütün kamuoyuyla devletin bütün imkânları kullanılarak yerleştirilmiş bir kavramdır. Bunun en güzel örneğini Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde görmekteyiz:

 

Gidi Yezit bize Kızılbaş demiş

Meğer Şah'ı sevmiş dese yoludur

Yetmiş iki millet sevmese Şahı

Biz severiz Şah-ı Merdan Ali'dir

 

Pir Sultan’ım[15]  Nesimi’dir pîrimiz

Evvel kurban verdik Şah’a serimiz

On'ki İmam meydanında dârımız

Biz şehidiz serdarımız Ali’dir

 

Yine bir başka şiirinde:

Lanet olsun sana ey Yezid pelid, 

Kızılbaş mı dersin söyle bakalım!

Biz ol âşıklarız ezel gününden,

Rafızî mi dersin söyle bakalım. 

 

Pir Sultan'ım eder lanet Yezid'e,

Müfteri yalancı münkirler size,

İşte er meydanı çık meydan yüze,

Rafızî mi dersin söyle bakalım. 

 

XVIII. yüzyıl Alevi şairlerinden Kemteri de şöyle demektedir.:


Ehl-i imana Kızılbaş dediler ey Kemteri

Nesd-i münkire Bi-hamdi-lillah Kızılbaş olmuşum 

 

Son söz olarak Kızılbaşlık teriminin kullanımı ve bu terimi kullanan özellikle ilahiyatçı çevrelerin “Kızılbaş” terimine yoğun ilgisinin üç başlık altında toplamak mümkündür:

Birincisi, Aleviliğin Şah İsmail ile I. Selim arasındaki çekişme sonucu ortaya çıktığı, dolaysıyla köksüz, temelsiz siyasi bir oluşum olduğunu aşılamak.

İkincisi, Kızılbaş’ın Türkçe bir terim olmasından hareketle Aleviliğin tümüyle Türk kültürünün bir ürünü olduğunu iddia etmek.

Üçüncüsü ise, Alevi teriminin Hz. Ali’yi hatırlatması nedeniyle Hz. Ali’yi, Alevilere kaptırmak istememektir.

Son zamanlarda bazı Alevilerin Kızılbaş terimini kullanma eğiliminin, solculuğun kızıl rengiyle, ya da isyankârlıkla bir ilgisinin olup olmadığı titiz bir araştırma sonunda ortaya çıkabilecektir.



[1] Ethem Rûhi Fığlalı, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, s.5

[2] Yusuf Ziya Yörükân, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, s.443

[3] Yusuf Ziya Yörükân, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, s.83

[4] Yusuf Ziya Yörükân, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, s.31

[5] Yusuf Ziya Yörükân, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, s.445

[6] Ethem Rûhi Fığlalı, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, s.6-7

[7] Yusuf Ziya Yörükân, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, s.325

[8] Ethem Rûhi Fığlalı, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, s.9

[9] Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik-Bektaşilik, s.52

[10] Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü. s.150

[11] İsmail Görkem, “Baha Sait Bey” Türkiye’de Alevi, Bektaşi, Ahi ve Nusayri Zümreleri, s.54

[12] Hammer, Mütercim Mehmet Ata Bey, Büyük Osmanlı Tarihi, c.II s.371. 

[13] Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik-Bektaşilik, s.80

[14] M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi Fetvaları, s.109–117.

[15] Ali Haydar Avcı, Osmanlı Gizli Tarihinde Pir Sultan Abdal ve Bütün Deyişleri,  s.687.