Ecdat Mühendisliği ve Ebussuud Efendi


Sevgili Canlar. Bizim Yolumuz doğruluk üzerine, insan sevgisi üzerine kuruludur. Bu ilkeleri  bütün insanlık alemi ile birlikte yaşamak istiyoruz. Eğer böyle olursa dünyada her ne sebeple olursa olsun savaşlar olmaz. Kardeşlik olur, dostluk olur, barış olur. Cem-i cümlemiz bu güzel Yol’dan ayrılmayalım. İnsanı sevelim, sayalım, anlayalım. Şu milletten, şu dinden, şu mezhepten, şu meşrepten, şu renkten diye asla ayırmayalım. Yeryüzünün en zararlı insanları bilin ki ayrımcılık yapanlardır ve sürekli ahlaktan, dinden, birtakım değerlerden bahsetseler de bu değerlerle asla ilgileri olmayan  insanlardır. Onların bu değerlerle ilgisi ticaret ve siyaset üzeredir. O halde, bütün insanları sevelim, sevilelim.

Tarih boyunca yaşanmadık sosyal, siyasi olay kalmadı. Mezhepçilikte batı dünyası oldukça kanlı ve şiddete dayalı yüzyıllar geçirdi. Sonunda 1648’de Katolik ve Protestanlar toplanarak artık bu şekilde bir yere gitmelerinin mümkün olmadığını ve tek çarenin bu çatışmaların sonlandırılması olduğuna karar verdiler. İşte o zamandan bu zamana batı dünyası refah ve huzura ulaştı. Peki biz ne yaptık. 2014 yılı olmuş hala bu yaşananlardan ders çıkaramadık. Mezhepçilik belasından ne biz kurtulabildik ne de komşularımız ve daha genel anlamda İslam dünyası.

Bu mezhepçilik sorununun temelinde kendisine din adamı sıfatını yakıştıran ve siyasilerin her türlü haksızlıklarına ses çıkarmayan, dinin, ahlakın birleştirici, sevgiye dayalı ilkelerinin değil gücün yanında yer alan kişilerin büyük vebali vardır. Bu kişiler Alevilere yönelik olmadık iftiraların da sahibidirler. İslam’da gıybet, iftira yok diye diye utanmadan Alevilere yönelik olmadık iftiralara başvurdular. Böyle kişiler bize örnek olamazlar ancak bunların yaptıklarından ibret alınarak aynı kötülüklerin tekrarlanması önlenebilir. Ama gelin görün ki bu kişileri adeta ulu kişiler mertebesinde göstermeye çalışanlar da yok değil. İşte buna ben ecdat mühendisliği adını veriyorum.

Son zamanlarda bir “ecdat mühendisliği”dir aldı başını gidiyor. Her çevreden şahıslar ecdatlarını güncelleştirilip, onu tarihi bağlamından, gerçekliğinden çıkarıp, takdim etmeye çalışıyor. Ecdat, tarihte nasıldı bunun bir önemi yok, her kişi nasıl anlıyor ve anlaşılmasını istiyorsa onu böyle gösteriyor. Bunun dışındaki algı ve görüşler de “orantısız güç” kullanılmak suretiyle susturulmak isteniyor. Bunun adı olsa olsa  “ecdat mühendisliği”dir, ecdat inşasıdır. Ama bu kişilerin dikkat etmediği şey ise, bu inşa faaliyeti boş bir çabadan ibarettir. Zaten tarih pek çok gelişmeyi kaydetmiştir, bütün bu faaliyet ona uygun değilse, bu kubbede hoş olmayan bir sada olarak kalmaya mahkumdur. 

Gelelim bununla bağlantılı bahsedeceğim ilk örneğe. Bizde ve Doğu dünyasında ilimde ve fende yeriniz olmayınca yönetici, siyasetçi ve bürokratlarınızı “kutsamak” dışında bir yol kalmıyor maalesef. Bu kutsama faaliyeti de ne yazık ki, o kişileri nasıllarsa öyle görmek yerine, tevatür derecesinde mühendisliğe başvurulmasına neden olmaktadır.

Örneğin Osmanlı Şeyhülislamlarından Ebussuud Efendi’yi ele alalım. Onu bizim Diyanet ve İlahiyat camiası yere göğe sığdıramaz. Ama bunu yaparken de bazı şeyler nedense gözden kaçırılır. Kimdir Ebussuud Efendi? 1490’da İskilip’te doğmuş,  Kanun Sultan Selim ve Yavuz Sultan Selim dönemlerinde 1545-1574 yılları arasında Şeyhülislamlık yapmış bir kişidir.  Öldüğü tarih olan 23 Ağustos 1574 yılına kadar, yaklaşık 29 yıl şeyhülislamlık görevinde bulunmuştur. Siyasal ve sosyal hayata ilişkin pek çok fetvası bulunan ve uzun süre belirleyici olan bu Osmanlı bürokratı, Şeyhülislamlık döneminde siyasetin emrinde Kızılbaşların katli için fetva vermek, Halifelere küfreden bir Kızılbaşı katleden kişiye bir şey yapılmayacağına yönelik fetva vermek, Muaviye hayırlı bir kişi değildir diyenin cezalandırılmasına yönelik fetva vermek, Muaviye’ye lanet edenin cezalandırılması ve hapsedilmesi yönünde fetva vermek, kahveyi, Karagöz Hacıvat’ı yasaklayan fetva vermek, sonra bunu değiştiren bir fetva vermek gibi icraatleri olan bir kişidir. Yine aynı kişinin “…üstadı ve babası yerindeki ulemaya nasıl hakaret ettiğini…” resmi Osmanlı tarihleri yazmakta ve M. C. Baysun, İslam Ansiklopedisi (1993), c.4, s. 98’de zikretmektedir.  Afyon ile ilgili de fetvaları da bulunan Şeyhülislamın oğullarından biri henüz otuz yaşına gelmeden afyon yüzünden ölmüştür. Resmi Osmanlı tarihçilerinden Peçevi İbrahim Efendi “Mutlu zamanlarında olan ünlü bilginler erdemli kişiler, büyük şeyhler üzerine” başlığı altında hem Ebussuud Efendi’yi hem de onun yine ulemadan oğulları Molla Şemseddin Ahmet ve Molla Mehmet’i de burada anlatmaktadır. Molla Ahmet ile ilgili “…Tarihçi Ali Efendi’nin yazdığına göre Molla Ahmet, afyon ve afyon şurubu içmeye düşkün olduğundan, sonunda mide ve bağırsakları harap olarak yaşı henüz otuzu bulmadan 970 (Miladi 1562-63) tarihinde ölmüştür…” (Peçevi Tarihi, Kültür Bakanlığı Yay., 1992, c. 1, s. 52) 

İşte tarih böyle ilginç olayları içeriyor. Bir yanda bir din adamı bürokrat,  yine kendi hocalarına hakaretler edebiliyor, öte yandan afyon haramdır diye yazarken, yine kendisi gibi ulemadan oğlu afyon nedeniyle ölüyor. Ben burada bir gariplik göremiyorum. Bunları Osmanlı resmi tarihçileri yazıyor. Sonra da Osmanlı benim ecdadım diyenler, bu tarihsel verileri bilmezden gelip, “sanal” Osmanlı ecdatlar yaratmaya çalışıyor. Bu insanoğullarını saf ve tertemiz melekler gibi topluma kabul ettirmeye çalışıyor. Ben buna ayıp diyorum. Daha ne diyeyim. 

Burada Kızılbaşlarla ilgili konulara da girmiyorum. Yüzyıllardır bu konuda yapılanlar insanlık tarihinin yüz karası değil de nedir? Sünni İlahiyat bu konuda hala özünü dara çekmiş değildir. Samimi olmayan “hepimiz kardeşiz” sözleriyle tarihsel gerçeklerin üstünü örtmek mümkün değildir.

Ancak eksiğiyle fazlasıyla bu geçmişi kabul ederek, barış içinde güzel bir gelecek kurabiliriz.